lale-i aşk's profileLale_i AşkPhotosBlogListsMore Tools Help

Lale_i Aşk

Edep; bir tac imiş Nur-u Hüda’dan. Giy ol tacı, emin ol her belâdan.
Photo 1 of 17
June 24

NTV, türban krizi çıkaramadı

Mahinur Özdemir, Avrupa'nın ilk türbanlı vekili olarak Belçika Parlamentosu'na seçildi ve dün yemin etti. Yıllardır şikâyet edilir, Avrupa'daki Türkler bulundukları ülkelerde etkin olamıyor diye. 26 yaşında bir Türk kadın bunu başarıyor; ama başörtülü olduğu için Türk medyası buna kriz beklentisiyle yaklaşılıyor.

Zaman Gazetesi'nin haberine göre, son zamanlarda tarafsızlığını giderek yitiren NTV, gün boyu bu olayın bir krize dönüşmesi için çalıştı. Ancak başarılı olamadı. Kanal, gün boyu ekranında, 'Belçika'da türban krizi' altyazısını geçti. Sürekli olarak 28 Şubat döneminde Merve Kavakçı'nın TBMM'de konuşturulmaması görüntülerini ekrana getiren kanalın kriz beklentileri boş çıktı. Özdemir, yeminini etti, üstelik vekiller tarafından alkışlandı. Belli aralıklarla gündeme getirilen "Türkiye, İran mı olacak, Malezya mı olacak?" tartışmalarına dayanarak soralım: 'Türkiye, ne zaman Belçika olacak?

Alıntı







February 17

Gazze ağlıyor (mu)!

http://yhs.cumhuriyet.com.tr/medya.php?mn=10832



Gazze ağlıyor (mu)!

Sanki suskunluğundaki vakar sabitlemişti olduğu yere bulutları
Bulutlar durmuştu ama
Güneş o ateşli sokakları ışıtmaya devam ediyordu.
Sadece izliyordu
Çocukluğunu unutmuştu zaten çoktan
Çocukluk vurulmuştu çünkü
Onun için hala hayatta olan annesi vardı
Göz kapakları yavaş yavaş kapanıyordu
Hızlı hareket edemiyordu artık yaşıtları gibi
Ağlamaya mecali mi yoktu yoksa
Gözyaşları çoktan bitmiş miydi
Yada gerek mi yoktu ağlamaya
İçine akıtmayı öğrenmişti küçük gözleri
O artık küçük değildi
Gözlerini kapatsa da elleriyle
Ardında bir çocuğun can verdiğini biliyordu
Susmuştu
Vahşet yeterince konuşuyordu
Gazze ağlıyor diyorlardı
Ama o ne ağlıyor ne de konuşuyordu…
                                                                                                Şule K.


December 09

Aynasını Arıyorum Aşkın






Bazen içimdeki Yusuf
Bakıyor gözlerimin derinine
Bazen içimdeki kuyu
Uzanıyor gözlerimin derinine.
Bazen gözlerim
Seni buluyor
Bir damla sunuyor kokun
Kalbim görüyor.
Bazen çağıran kulağım
Tutuyor dilimi
Bir ses veriyor ruhun
Kalbim duyuyor.
 
Baktığımda gördüğümü sandığım şey ve bir ömür aradığım güzellik içimde gizlediğim
dünya imiş meğer. Arayışın başladığı noktaya döndüğünde karşına çıkanın kendin olduğunu görüyorsun. Ve döndüğün çember boyunca, düz bir çizgide yürüdüğün yanılsamasını yaşatıyor yaşadığını sandığın her an. Bulduğun yeni parçalarla tamamlamaya çalıştığın resim, her bir yeni parçanın katılımıyla daha da yabancılaşıyor.
‘Dere kıyısında dudakların kupkuru.Yatar uyursun; su aramak için de seraba doğru koşup gidersin.Uzaklarda serabı görür, ona koşar, görüşüne aşık olur. Uykuda arkadaşlarına gönlü gözü açık olan benim, perdeleri deler, her şeyi görürüm ben.İşte bak şimdicik de o tarafta su gördüm.Hadi koşalım, oraya varalım diye atar tutarsın.Halbuki o gördüğün seraptır senin! Her adımında bu güzelim sudan biraz daha uzaklaşırsın. Koşa koşa seni aldatan o seraba güya yaklaşır, fakat hakiki sudan uzak düşersin!
Nice kişiler vardır ki ulaşmak istedikleri yerden hareket eder, oraya varmak için yola düşerler.Ona hiç çekinmeden dalgalar gelir vurur da o, yine upuzun çöllerde koşar durur! Su, ona şah damarından yakındır da o suzuzluktan yanar yakılır?’
 
Rengarenk sularda yıkanmış fırçanın beyaz ve boş bir zeminde kurulanışı değil hayatımız. Karşısındakine gösterilecek değil, karşısındakini gösterecek bir eser yapan sanatkarın hikayesiyle özdeştir; insanın hayatı.
En güzel resmi yapabilmek için bahse giren iki ressama birbirlerine bakan iki oda verilmiş. Odalar arasına eserler tamamlanıncaya kadar perde çekilmiş. Ressamlardan biri tüm boyalardan getirmiş, rengi renge katmış yeni renkler yapmış. Odayı boyamaya başlamış. Diğer ressam hiç boya almamış, günlerce odanın duvarlarını zımparalamış lekelerini temizlemiş.En sonunda başlamış duvarları cilalamaya.Ressamlar eserlerini tamamlayınca hangisinin daha güzel olduğuna karar verme vakti gelmiş.Renk renk boyalar kullanan ressamın odasına bakılmış önce; görenin idrakini zorlayan fevkalade bir güzellikle karşılaşmışlar.Daha sonra diğer ressamın odasına geçilmiş,ressam aradaki perdeyi kaldırmış. Odadakiler, karşı odanın duvarındaki resmin aksini görmüşler.Cilalanmış odanın duvarındaki resim daha göz alıcı ve parlakmış.
İnsanın ömrünce aradığı ve bazende bulduğu şey karşısındakini gösteren bir ayna imiş.
Bu öyle bir ayna ki; her şeyin içimizdeki resimde varolduğunu gösterir ve ona baktığımızda aradığımızı buluruz.
İnsanın gönlü de sırlı bir aynadır.Hiçbir yere sığmayacak olan; sadece insanın gönül aynasında parlar. Gönlün odası, hududu olmayan aynaya dönüşür. Yusufa hediye getiren konuğun, ona ayna vermesi bundandır. İçindeki resmin aksini görsün ve bilsin.Yusufun kendisi de aynadır ve güzelliği yaratanın nuruyla aydınlanır.Bir aynayı kuyulara da atsalar, karanlık zindanlarda da bıraksalar; yansıttığı güzellikle aydınlanacaktır her yer.
''Yusufun güzelliği, bülbülün sesi, baharın çiçekleri, güneşin doğuşu ve batışı, annenin şefkati, İsanın nefesi, Musanın eli ve Muhammedin(s.a.v) müjdesi aynadır; gören gözler, işiten kulaklar ve yaşayan kalpler için.''Mevlana

                                                                                                                                                      Abdullah Kansu

September 30

Elveda Ey Şehr-i Ramazan

Yine Bekleriz by ●züleyha sucu●.


Elveda Ey Şehr-i Ramazan...

 

         Hüzünle birlikte elveda demek zamanı geldi çattı “Ey Mübarek Kur’an ayı, Saimlere gufran ayı, Müminlere ihsan ayı, Şehri Mübarek elveda!
Gündüzlerin rahmet idi, Gecelerin nimet idi, Âşıklara vuslat idi, Şehri Mübarek elveda!
         Hakkıyla kadrin bilmedik, Pek çok kusurlar eyledik, Nâdim olup tövbe ettik, Şehri Mübarek elveda!
August 22

Dünya madem fanidir



Dünya madem fanidir.Değmiyor alaka-i kalbe

Bediüzzaman Said Nursi



August 15

Bir gencin düşmanı sadece şeytanlar mıdır?


   

 

Image and video hosting by TinyPic Bir gencin düşmanı sadece şeytanlar mıdır?Image and video hosting by TinyPic
Hayır!
Hattâ şeytanlar en büyük düşman bile değillerdir.

Çünkü, Yüce Peygamberimiz (a.s.m.), bu konuda da bizi îkaz ederek, “Senin düşmanların (içinde) en şiddetli düşmanın iki tarafın arasındaki nefsindir” (Keşfü-l Hafâ, 1:412) buyuruyor. 
 

Gelişiyle insanlığı karanlıktan aydınlığa çıkaran Yüce Peygamberimiz (a.s.m.), bütün söz, fiil ve davranışlarıyla bizlere örnektir.
Kur’an-ı Kerimde meâlen “And olsun ki, Allah’ın rahmetini ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çokca zikredenler için, Allah’ın resûlünde size güzel bir nümûne vardır” (Ahzâb: 21) buyuran Rabbimiz, onun her yaş ve her kesimden insana rehber olduğunu belirtmiş oluyor.
Yüce Peygamberimiz (a.s.m.) bizim için en güzel “öğretici, uyarıcı ve müjdeleyici”dir.

Hayatlarının en fırtınalı ve en hareketli dönemini yaşayan gençler hakkında buyurduğu, “Gençliğin tehlikelerinden sakınınız.” (Kenzü-l Ummâl, 2: 258) şeklindeki hadîs, o en büyük muallim ve terbiyecinin çok mühim bir uyarısıdır.
Hadiste birbiriyle çok yakından ilgili olan iki kavram var: Gençlik ve tehlike.
Gençlik, insan hayatının en duygusal dönemidir. İnsanın gerek maddî organlarının, gerekse mânevî duygularının çok canlı olduğu bu devrede, en kritik problemlerle karşılaşılır.
Çünkü gençlikte, insanın nefsi kötülüğü emrederken, sahip olduğu potansiyel de bu kötülüğü işlemeye imkân verir.

Söz gelişi, yasak eğlence, içki, kumar, zinâ, hırsızlık gibi kötülükler gençlikte daha kolay işlenebilir.
Gençler, ömürlerinin en güçlü, en dinamik ve en hareketli dönemini yaşadıkları için ölümü pek düşünmezler. Daha yolun başındadırlar ve yaşlanmaya uzun yıllar vardır. Namaz ve benzeri ibâdetler için, “Daha genciz, yaşlanınca kılarız” gibi bir gaflete düşerler.
Halbuki ölüm genç-ihtiyar ayırımı yapmamaktadır. Nice gençler hayatının baharında ölümle tanışmaktadırlar. Hiç kimse Azrail’le (a.s.) “ne kadar yaşayacağı hususunda” sözleşme yapmış değildir.
Kaldı ki, Allah ibâdetleri sadece ihtiyarlar için emretmemiştir. İslâm “ihtiyarlar” dini değil, her yaştaki insanın dinidir. Bu bakımdan yaşlanınca namaz kılmaya başlayan birisi, âhirette hesap verirken hemen kurtulacak değildir. Ona, “ergenlik çağından ihtiyarlık dönemine kadar niçin ibâdet etmediği” mutlaka sorulacak, eğer affedilmezse azabını çekecektir.
Allah, herkese sonsuz rızık vermekte, ihtiyaçlarını karşılamaktadır. İnsana verilen nimetlerin en çok olduğu devre ise, gençlik dönemidir. Bunun için Rabbimize en çok ibâdet etmemiz gereken dönem de “gençlik” çağıdır.
Gerçek bu iken tehlikelerle çepeçevre kuşatılan gençler, nefis ve şeytanın oyununa gelerek Allah’ın emir ve yasaklarına uymayabiliyorlar.

İşte Peygamberimiz (a.s.m.) gençleri bu hadisle uyarıyor, gaflete dalmamalarını, insî ve cinnî şeytanlara aldanmamalarını öğütlüyor.
Bir gencin düşmanı sadece şeytanlar mıdır?
Hayır!
Hattâ şeytanlar en büyük düşman bile değillerdir.

Çünkü, Yüce Peygamberimiz (a.s.m.), bu konuda da bizi îkaz ederek, “Senin düşmanların (içinde) en şiddetli düşmanın iki tarafın arasındaki nefsindir” (Keşfü-l Hafâ, 1:412) buyuruyor.
Demek ki, insanın en başta gelen düşmanı bizzat kendi nefsidir. Yani insanı, günahlara, kötülüklere, heveslere sevkeden duygudur.
Nefsin en güçlü olduğu ve en fazla istekte bulunduğu dönem de, yine gençlik devresidir.
Şu halde gençler, nefsin kötü isteklerini yerine getirmemek için de dikkatli olmak zorundadırlar.
Belki bazı gençler, ''Ben nefsime hâkim olabilirim. Zaten çok sâkin ve günahlardan uzak bir hayatım var” diye düşünebilir.
Oysa bu da nefsin bir oyunudur. Böyle düşünen kimse, nefisle yaptığı mücâdeleyi çok sıkı tutmaz, duyarlılığı kaybeder.
Çünkü, nefse güvenilmez. Hazret-i Yûsuf (a.s.) bir peygamber olduğu halde, “Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü nefis, dâimâ kötülüğe sevkeder—ancak Rabbim rahmet ederse o başka” (Yûsuf:53) demiştir.
Tüm peygamberler gibi “günahsız” olan Hazret-i Yûsuf (a.s.) böyle derse, bizim nefsin oyunlarına karşı çok dikkatli olmamız gerekir.
Gençliğin tehlikelerini şöyle özetleyebiliriz:

Image and video hosting by TinyPic  Tûl-u emel beslemek: Ölümü düşünmeden sanki sonsuza dek yaşayacak gibi uzun emeller taşımak. Bu durum, insanı fâni hayata daldırır, âhiretine çalıştırmaz.
Image and video hosting by TinyPic Hissiyâta göre hareket etmek: Gençlik, insanın en sağlıklı, en güçlü ve en duygulu dönemi olduğu için akıldan ziyâde duygular ön plândadır. Gelip geçici zevkler, oyun ve eğlenceler çekici gelir. Eğlence yerlerinde çoğunlukla gençler bulunur. Orta yaşlılıkta ve ihtiyarlıkta ise, hem vücudun zayıflığı, hastalıkları, hem de hayatın sorumlulukları daha fazla olduğu için kişiler duygusal hareket edemezler.
Image and video hosting by TinyPic  Gençlik günahlara ve kötü alışkanlıklara daha açıktır: Gençlik devresi, içki, kumar, zina gibi günahlara daha çok düşüldüğü bir dönemdir.
Tüm bu tehlikelere karşı Yüce Peygamberimizin (a.s.m.) tavsiyelerine sımsıkı sarılmamız gerekir.

 Cemil Tokpınar



August 04

Aşk Suya Düşünce....




Ateş denizi.
Gül bahçesi.
Renk fırtınası
Aşk seması.
Işık ve bakış,
Su üzerinde buluşuyor.
Renk ve ahenk,
Suya koşuyor.
Aşkın yüzü suyu hürmetine
ateş suya konuk oluyor.
Gül suda diriliyor yeniden
Renk kalbin derûnuna damlıyor.
Su coşuyor, aşk oluyor,
ateş oluyor, alev alıyor.
Su yakıyor ve yanıyor.
Rahmet su yüzüne çıkıyor
Celal ve Cemal dalga dalga nöbetleşiyor.
Bir manevi yangın oluyor
Ve bir uhrevi serinlik sunuyor ebru...
Yerçizgisi ile gökçizgisi suya düşen renklerde birleşiyor.
Öylesine belirsiz, öylesine elden gelmez bir form oluyor ebru

Ve ebruzen
Yer ile gök arasında..
Göklerin ötesini yere indirmeye çalışıyor.
Kalbinde beslediği sözsüz şiirleri su üzerine nakşetmeye çalışıyor.
Hep güzel gören gözleri, güzel bakışlarla süslüyor.

Ebru, gören gözün ışığı ebru.
Rengini gönülden alıyor.
Ve gayba aşina gönlün,
gördüğüne razı gelmeyen aklın ayinesi,
Işıltılı, büyülü, ayartıcı.
Aşkı ve tevhidi bir kor tereddüdüyle
Avucunda tutmaya çalışıyor ebruzen.
Gözleri güzelle süslemeye niyetli.
Boyanın su üzerinde kaotik dansından
nice gönüllere güzeller devşiriyor.
Ebruzen aşkını suda arıyor.
Ve buluyor da....

Güzellik bakanın gözündedir ezelden.
Bakılanı güzel eyleyen bakıştır.
Aynı zamanda, aşkın en yalın tarifi bu
Mecnun Leyla’nın gözünde güzeldir.
Yusuf Züleyha’nın bakışıyla güzeldir.
Ve kevn Mevla nazar ettiği için güzeldir.
Mecnun’un Leylası neyse, ebruzenin ebrusu o.
Önce ebruzeninin gözünde güzel ebru
Ebruzen güzel baktığı için güzel görüyor,
güzelin yüzünü öylece su üzerine düşürüyor.
Bu defa Leyla Mevla’ya yol oluyor.

Ebrunun verdiği huzur, toprağa yakın oluşundan gelir
Sanatkar, semayı temsil eden herşeyi toprak renklerine yansıtır.
Suya düşürür ve toprağa kazır ve çamura bular.
Modern sanatın aksine, çığırtkan ve saldırgan renklerle değil,
mutevazı toprak renkleriyle açar gönülleri.
Ebru, su üzerindeki toprak renklerinden oluşur.
O yüzden, ebru biraz dünya biraz insan...

Ebru, aslında bir nefis terbiyesi.
Modern yaşamın herşeyi
determinist kalıplara vuran anlayışının aksine,
belirsizliğe razı olmayı belletiyor,
beklemeyi ve tevekkülü öğretiyor.
Ebruzen eserinin son halini başından belirleyemiyor.
Suyun ve boyanın esrarlı dansı,
renklerin ve biçimlerin salınışları arasında
sadece bekliyor.
Tek bir yaprağın kıpırtısına bile bigane kalmayan Külli İradenin
niyetini gerçeğe döndürmesini bekliyor ebruzen.
Ebru biraz da kaderi öğretiyor.
En küçük ve sıradan eylemlerin
Kainatın Sahibince nasıl da ciddiye alındığını farkediyor.
Sonsuz gökyüzü altında ve yeryüzünde
değersiz ve terkedilmiş olmadığını anlıyor insan.
Rengarenk bir ayinede, ebruda, kendini yeniden keşfediyor..
Ebruyu elinizle değil gönlünüzle yaparsınız diyor ebruzen.
Sanatkarın yeni bir şey yapmadığını, zaten var olanı yansıttığını kaydediyor.
Tasavvuf tabiriyle, batını zahire çıkarıyor Ebruzen.
Kainat sayfalarında saklı güzellikleri gün yüzüne çıkarıyor.
Ebru, su üzerine kurulu evreni yine su üzerinde tasvir ediyor.
Ve aslında bu fonksiyonuyla aşkın, yine başladığı yere,
yani bakışa, güzel bakışa dönüşünü temsil ediyor.
Ebru, kainatla birebir örtüşüyor.
Modern fiziğin teorik tasvirlerle yakalamaya çalıştığı gerçeği
çoktan beri biliyor ebruzen: hiçbir olayın tekrarı yoktur.
Hiçbirşey tekrar edilebilir olmadığı gibi,
Göründüğü gibi de değil.
Eşyanın rengi, biçimi ve hacmi,
İnsanın eşyaya eklenmesi ile
gerçeküstüne doğru kanatlanıyor.
Ebru, suretin sirete dönüşünü,
Gözün gördüğünün gönüle düşüşünü temsil ediyor.
Ebruzenin su ile serüveni ebru..
Herserüven gibi nerede başladığı bilinse de,
Nereye vardığı kestirilemiyor.
Ve hangi kalbi fethedeceği bilinmeyen bir akın.
Hangi gönülde durulacağı bilinmez bir coşku..
Ruhunu renge ve ahenge tekne yapıyor ebruzen.
Boyayı kalbinden damlatıyor.
Göze bir sürme gibi çekiyor gönlünün karasını.
Rengi ve ahengi, aşk denizine salıyor
Aşkı suya düşürüyor..
Yakıyor suyu..
Tevhid sırrının yüzüsuyu hürmetine kesret ateşine salıyor,
Ve ahenkle ve renkle serinletiyor insan yüreğini.
Yandıkça su, alev alıyor aşk.
Ve yüreğimiz kanlı bir ebruya dönüşüyor.

SENAİ DEMİRCİ

Su aşka yenik düştü

Suya aşk yazan adamlar gördüm. Suya aşk yazan kadınlar. Kitre dolu kaba narin parmaklarını daldırıp suya şiir okuyan kızlar. Topraktan renk devşirip, renkleri suya dokuyup daha sonra onu kâğıtlarda okuyorlardı.
Önce “Aşk” suya düştü,
Sonra da “Su” aşka yenik düştü.

Ruhun dinginliğini anlamak için ebru yapılan suya bakmak yetecektir. Duru, sessiz, sukut gibi fırtınayı bekleyen bir su. Kabaracak, coşacak, dalgalanacak sevinçlerin yada hüzünlerin habercisi olacak.

Biraz sonra üzerine damlalar düşüveriyor, değişik renklerde ve tonlarda.
Daha birkaç gün öncesinde yollarda ciddiye alınmadan üzerine basılan çiğnenen topraklar şimdi suyun yüzeyinde başlayacak bir fırtınanın hebercisidir.

Düşen her damla daireler çizer. Gücünün yettiğince. Ardından gelen damlaya yer açar daralır sonra. Edebin anlatıldığı mekandır bir bakıma suya düşen her damla. Açılır aşkla ve kapanır utanarak. Hesapsızdır düşen damlalar atanın attığıyla kalır ve genişleyebildiği kadardır dünyadaki yeri. Fırça darbeleri Ebrucunun haleti ruhiyesini bir nebze olsun yansıtır, tedirgin,
sakin, çılgın, dingin. Her bir kelime bir tarzı yada Ebrunun ruh halini yansıtır aslında. Ve bu hareketler sona giden yolda atılan birer başlangıç adımıdır.

Ardından renk renk çeşit çeşit ebrular geliyor, akın akın yürek yürek. Her çeşidin bir hikayesi bir ad vereni var ömürlerini vererek adlarını bırakmışlar.

Hatip ebrularıyla ölürken, bugün onun mirası yeni nesillerin ellerinde ölümsüzlüğe koşuyor. Suyun saçlarını tarıyor ebrucular, suyun rüyasını görüyorlar suyla birlikte. Gidip gelirken tekne boyu, aşka adıyorlar çizdikleri suyu.

Ve laleler; bahçelerden önce teknelerde açan laleler. Ardından kağıtlarda yaşayan laleler. Boy boy renk renk boyun bükmüş divana durmuş laleler.

Ellerin mahareti yüreklerin genişliğince güzel, yapanın titizliğince hassas laleler. Her ne kadar öğretilmiş hareketler olsa da her sanatkarın kendine has bir lalesi ve ruhunun aynası var. Çünki her Ebrudan dünyada bir tane var. Çünki İnsanların ruh hallerinden de bir tane var. Hangi mutluluğumuz yada hangi hüznümüzün tekrarı varki. Her şey aynı bile olsa ya mekan yada gün değişmiştir. Ve her hüzün yada her sevinç bir defalıktır aslında.
Tekneye yazılan her ebru gibi.

Ve güller bütün güzelliğiyle sözü susturan güller.
Ve saygıyla birlikte biraz sukut…
Suda açarken suya ah ettiren güller. Aşk dedirten yar dedirten. Sevgiliye verilirken başka söze luzum bırakmayan güller. Sevgiliye göz atan, sevgiyi en güzel anlatan güller. Ve onu çağıran ve O’na çağıran güller.

Ve Ebrucu Gül işliyor suya Muhammed'i (s.a.v.) çağrıştırsın diye ve Lale ALLAH (c.c.)' a yakarsın diye eğilen dallarıyla. Bu suyun renklerle oynadığı bir aşk oyunu. Bu oyunun senaristi Ebrucu. Ebrucu daha çok yüreğini yansıtıyor suya. Renkleri serpişiyle, renklere hayat katışıyla ve sonunda aşkını gülle, laleyle ifade edişiyle önce dokunan, sonra okunan bir aşk oyunu bu.
Önce “Aşk suya düştü,”
Sonra “Su aşka yenik düştü”…




August 02

ebru misali

   

EBRU MİSALİ

 

Suya çizdim asrının suretini

Bir damla kırmızı damlatıyorum yüreğimin fırçasından

Uzak diyarlarının ufuklarındaki kızıllığı andırması adına

Kızgın çöllerin ortasındaki en eşsiz vaha olan mescidin için

Yeşilin en güzel tonunu seçtim

Engin Ummanlardan rengini alan gökyüzü

Masmavi bir atlas gibi üzerini örtüyor şefkatle

Hicretinle ayrıldığın beldenin rengiydi

Hüzünle yaşanan hazan mevsiminin sarısı

Meftunun olan bulutlar sensizken

Grinin en koyu tonuna bürünmüştü

İkliminde boy veren güller

Mutluluğun tozpembesiyle tebessüm eder her bahar

Sırtını dayadığın ağaçlar gidişinle beraber

Çoktan yeşile veda edip kahverengiyle dost oldular

En sadık bekçin olan mağara ağzındaki güvercinin tüylerinde gördük

Beyazın en merhametli dokunuşunu

Hasret morlarımızı geride bırakıp

Umut eflatunlarıyla koşuyoruz asrına

Cehalet siyahının üzerini

Şefkat ve merhametinin aklarıyla boyuyoruz

Ebru misali

Hoşgörüyle dokunuyoruz fırçamıza

Devrindeki güzellikleri nakşetmek adına

Tıpkı senin yaptığın gibi Efendim

Batılı Haktan ayırmak için hoşgörüyle

Dokunduğun yürekler misali

Kadifemsi bir dokunuşla dokunuyoruz yürek denilen mana suyuna…

June 21

Bu eller niye?

 
Anne karnindaki bir cocugun agzi vardir, gozu vardir, kulagi vardir, eli vardir, ayagi vardir. Butun aza ve cihazati tam tekmil verilmistir. Halbuki bunlarin hicbirine orada luzum yoktur. Orada cocuk, gidasini, gobeginden annesine bagli bir hortumla almaktadir.
 
Simdi bu cocuk:
 
-      Ya Rabbi! dese,   su hortum bana yetmektedir. Pekiyi su agiza, su goze, su kulaga, su ele, su ayaga ne luzum vardi. Hicbir ise yaramamaktadirlar?
 
Herhalde ALLAH'dan soyle bir cevap alacagi muhakkak:
 
-      Acele  etme kulum.Sen kisa bir muddet sonra oyle bir aleme gideceksin ki burada 'her seyim' dedigin hortum, orada hicbir seye yaramiyacak, kesilip atilacak. Luzumsuz sandigin agiz, goz, kulak gibi seylerde en luzumlu cihaz durumuna gececek.
 
 
O cocuk bu gerceklere inanmasa ve bir inkarci olarak dunyaya gelse hakikaten hortumun ise yaramadigini, ebenin onu kesip kaldirip attigini; luzumsuz sandigi agiz, goz gibi cihazlarin devreye girdigini, onlarsiz olunmayacagini gorse utanir mi, utanmaz mi? Inanmadigi icin dizlerini dovermi, dovmez mi?
 
Su anda bizde, tipki o cocuk gibi bir ananin karnindayiz. 9 ay, 9 sene veya 90 sene sonra bir baska dunyaya dogacagiz. O dunyanin adi ahiret. Biz suanda dunya anamiza maddi hortumlarla, midemiz ile bagli durumdayiz.
 
Eger biz:
 
-      Iste gecinip gidiyoruz. Ya Rabbi! Su Namaza, oruca, hacca, zekata, dine, imana, Islam'a ne luzum vardi?
 
Dedigimiz takdirde.
 
Rabbimizdan soyle bir cevap alacagimiz muhakkak!
 
-      Ey kullarim! Kisa bir muddet sonra bu dunyadan cikacaksiniz. Oyle bir aleme goturuleceksinizki orada 'herseyim' dediginiz bu maddi hortumlarin hicbiri ise yaramiyacak. Luzumsuz sandiginiz namaz gibi, zekat gibi, hac gibi ibadetler de en luzumlu seyler durumuna gececek. Orada insanlara arabasina, parasina, servetine ve suretine gore degil; kalbine ameline ve ibadetine, namazina gore deger verilecek.
 
Yani namaziniz, zekatiniz, orucunuz, hacciniz, hayir hasenatiniz, ahirette sizin icin hersey olacak. El olacak, ayak olacak, dil olacak, dudak olacak, villa olacak, havuz olacak, senet olacak, berat olacak, ucak olacak, sonu olmayan zenginlik ve saadet olacak kisaca Cennet olacak.
 
Eger biz bilgiclik eder, fen ve teknik asrinda oldugumuzla simarir, Rabbimizin hikmet lisaniyla buyurdugu bu gercekleri kabul etmez, ibadetsiz bir tenbel veya bir inkarci olarak ahirete gider, gercekleri gorursek utanmaz miyiz? Hakikaten herseyim dedigimiz hortumlarimizin, yani arabamizin, apartmanimizin, paramizin, pulumuzun hicbir ise yaramadigini musahade ederek, ibadetlerin hersey oldugunu anlasak o anne karninda agzi luzumsuz goren cocuk gibi mahcup olmazmiyiz? Dizlerimizi dovmezmiyiz? Keske inansaydik, keske namazimizi kilsaydik, orucumuzu tutsaydik, zekatimizi tam verseydik, ALLAH icin yasasaydik, essiz insan sanli Peygamber Hz. Muhammed ( s.a.v)'in yolunda yuruseydik demez miyiz?
May 16

Bir yabancının sözleri:BIRAKIN BAŞÖRTÜLERİNİ TAKSINLAR!

Biri bana, halka mal olmuş birçok aydının da aralarında bulunduğu akil kimselerin, kadınların üniversitelerde başörtüsü takmayı tercih etmesine neden karşı çıktığını açıklayabilir mi? Aynı kişiler; yorumcular, editörler ve diğer medya starları kadının vücudunun kendi tasarrufunda olması ve ne istiyorsa yapması gerektiğini, (geç dönem kürtajı, kocasına haber vermeden kürtaj, her tarafına piercing yapmak) ama bir parça bezle başını örtmemesi gerektiğini savunuyor.  

Başörtüsünün bayrak ya da kipa gibi, sadece bir bez parçası olmadığını elbette biliyorum (50 yıllık sosyolog olarak, izin verin bileyim). Peki tamam, dinî bir sembol. Peki kadınlar sadece seküler sembolleri tercih etme hakkına mı sahip? Özgürlükçü sol arasında dinin geçmişte kaldığına, tarih olduğuna, dar görüşlülüğün ve yobazlığın göstergesi olduğuna inananlar mı var hâlâ? Bugün, Kuzeybatı Avrupa'daki birkaç istisna dışında, din dünyanın her yerinde yükselişte. Bunun sebebi kısmen, seküler hümanizmin, neden dünyaya geldiğimiz ve neden öleceğimiz, tartışılmaması gereken görevlerimizin neler olduğu gibi, dinin ele aldığı birçok ruhanî konuyu cevapsız bırakması. Peki diyelim ki, din geçmişin bir kalıntısı: Özgür insanların modası geçmiş putlara tapması ne zamandan beri yasak ki? Başörtüsünün, aynen çetelerin başlıkları gibi (bunların, bazı şehirlerde olduğu gibi yasaklanıp yasaklanmaması gerektiği başka bir yazının konusu), düşmanın nişanı olduğu söyleniyor. Bu doğru bile olsa, kurallar empoze eden bir sistemin sembolik araçlarını yasaklamak sadece o sisteme inananları yabancılaştırmaya yarar. Ve onlara güçlü bir dava verir.

Ama asıl önemli nokta şu: Genel olarak din ve özellikle de İslam düşman değil. Bernard Lewis, Sam Huntington ve takipçilerinin yaptığı gibi tüm Müslümanları şeytanlaştırmaya çalışmak son derece hatalı. Daha önce gösterdiğim gibi, Müslümanların çoğu teröre, şiddete ve baskıya karşı. Tamamına şiddete yatkın, fanatik insanlar damgasını vurmak düşmanlarımızın safını güçlendirmeye ve barışı aramaya niyetlendiğimiz takdirde bizim doğal müttefikimiz olabilecek birçoğunu hizbin öteki kanadına itmeye yarar (tabii ki dinle devletin birbirinden ayrılmasına dair, birçok demokrasinin kabul etmediği Amerikan ve Fransız modelini herkesin kabullenmesini beklemezsek). Başörtüsü bir sınama. Kültürler ve toplumlar arasındaki meşru farklılıklara karşı Batı hoşgörüsünün sınanması. İran ve Suudi Arabistan'da olduğu gibi, kadınlar buna zorlandığında başörtüsüne elbette karşı çıkılmalı. Ama son zamanlardaki mesele Türkiye'de üniversitelerdeki başörtüsü yasağının kaldırılması ve Fransa'da devlet okullarında, Almanya'da da bazı hükümet binalarında başörtüsünün yasak olması. Bazıları bu dinî sembolün takılmasının aile ya da çevre baskısını gösterdiğini söylüyor. Eğer insanların çevrelerinin ya da ailelerinin hoşuna giden şeyleri giymelerini yasaklasaydık, çıplak dolaşırlardı. Şiddet içermediği ve başka toplumsal güçlerin kendi görüşlerini ortaya koymasının önü kapalı olmadığı sürece aile ya da çevre baskısıyla savaşmak devletin işi değil. Anne Applebaum'un Washington Post'ta yaptığı gibi, bazıları da, başörtüsünün dinî olmaktan ziyade, siyasî bir sembol olduğunu söylüyor, ki bu, benim duruşumu daha da kuvvetlendiriyor. Ne zamandan beri bir demokraside insanları, siyasî görüşlerini ortaya koyan sembolleri -örneğin eşcinsel haklarını savunan kurdeleler ya da nükleer silahlara karşı çıkanların barış işaretleri- teşhir etmekten men ediyoruz? Bir adımın bir sonrakine yol açacağı iddiasına, kadınların şimdi sadece teşvik edilirken, ileride başörtüsü takmaya zorlanabileceği kanısına gelince: Böylesi bir zorlamanın olduğu nokta, çizginin çekilip bu zorlamaya karşı mücadelenin başlayacağı zamandır. Ama ileride zorlamaya yol açabileceği iddiasıyla kendi isteğiyle takılan başörtüsünü yasaklamak, yarın bir gün zorla yemek yedirilme endişesiyle akşam yemeği yemeye karşı çıkmaya benziyor. Bırakın başörtülerini taksınlar. Kipalarını ve haçlarını da. Huffington Post, 10 Nisan 2008
 
AMITAI ETZIONI
April 03

Mim köprüsü




Ehad Ahmed … celle celaluhu sallALLAHu aleyhi ve sellem

Birbirini sımsıkı kucaklamış iki kelime.

Ehad , birlerin içine girmeyen bir tek!

Ahmed , beşer şahsiyetinin övülmesinde kullanılabilecek en zirve kelime!

İki kelime arasında sadece mim harfi ziyade…

Ehad kelimesine; mim harfini ekleyince Ahmed’i görürüz.

Mim boynu bükük bir harftir ; secdeyi sembolize eder…

Ehad’e ulaşmanın yegane yolu; Rabb ile abd arasına, Ahmed tarafından kurulan mim köprüsüdür.

Ehad, tek yaratıcı, sevginin ve korkunun temel yöneliş mercii.

Ahmed, O’nun var ettiği insana bahşettiği güzel olan ne varsa hepsine malik olan sevgilisi.

Secde ile, Ehad’e Ahmed’in mimarisini üstlendiği köprüden varılıyor;

Mim köprüsünden…

Bu özel sırrın varlığında Ehad ile Ahmed arasındaki bağı fark eden için, mim köprüsünün anlamı Arş ve ötesi kadar büyüktür.

O’na, O’nun Dostu’nun köprüsü ile ulaşılır. O, O’dur ki, Kendini, Dost’uyla ifade etti. Dostu’na ve Dostu’nun dostlarına secdeyi, secde emrini yaymayı emretti.

Kim Ahmed’in mim köprüsünün mahiyetini bilmek isterse secde etsin, Ahmed’in Dostu Ehad’e! Bu baş eğmeklikle Mim köprüsünde beşaretten sıyrılıp Rabb’inin huzuruna Ahmed’ce ersin.

Ahmed, örnek hayat, emsalsiz teslimiyet, varlığın şerefi… Abide beşer…

Ehad, Ahmed’in Rabb’i… Ahmed’in Dost’u

Ahmed, Secde farkıyla beşer.. Ehad’in önüne ümmetler seren, Ademoğlu’nun Efendisi…

Bildik şimdi Ehad ve Ahmed’i

Mim farkıyla…

Mim köprüsünden seyr ile.

İnsan vav şeklinde doğar




İnsan vav şeklinde doğar,
bir ara doğrulunca kendini elif sanır

İnsan iki büklüm yaşar, oysa en doğru olduğu gün ölmüştür.

Kulluğun manası vavdadır, elif uluhiyetin ve ehadiyetin simgesidir.

O yüzden Lafz-ı ilahi elifle başlar. Elif kainatın anahtarıdır, vav kainattır.

Rabbi vav gibi mütevazı olsun ister kulları.

Musa dal olmuştur ama Firavunun gözü Elifte kalmıştır.

İbrahim ateşte vavdır, Nemrut bizzat ateşe odun.

Yunus, vav olup balığın karnında anca kurtarmıştır kendini.

İnsan iki büklüm olunca rahat eder ana karnında.

Boylu boyunca uzansa da kim rahattır mezarında?

Vavın elifle münasebeti ne kadar iyiyse, kainatın dengeside o kadar düzgündür.

Kim kimi hatırlarsa evvel o ona koşar.

Kainatta tüm cisimler boşlukta dönerken insan belki o yüzden boşlukta kalmamış, Rabbi onu imanla doldurmuştur.

Evvelde eliftir, bir ilahi nefesle ahirde vav olur kainat.

Manayı bilmeyenler vav diyemez vav derler..
Buna anlamca vaveyla denir.
Yani vav olamadıkları için feryad edenlerin halidir.

Elif bir ağaç ve insan onun dalıdır.
Azrail budadıkça nefesleri daha gür çıkar sesleri.

Herbiri Dal olur ve o ağaçtan beslenir. Vav olur o ağacın gölgesine sığınır.
Ve ALLAH insana seslenir, peygamber eliyle ulaşan mesajı hem dal hem vav ol der insana.

“Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir. İyiliği emrederler; kötülüğe engel olurlar. Namaz kılarlar, zekat verirler. ALLAH’a ve Resulüne itaat ederler. İşte bunlara ALLAH rahmet edecektir. ALLAH şüphesiz güçlüdür, hakimdir.”

Başkasının önünde eğilmek ne zordur. Birilerinin emri altına girmek ne ağırdır. Krallara boyun eğmemiş insan görmediği bir varlığa mı itaat edecektir?
İnsan kendinin bile farkında değildir iki lam birbirine sarılıp kainatı ayakta tutan sütunlar gibi durmuştur elifin ardında, kainatın gezegenleri yuvarlanıp son harf misali peşinden giderken, insan yolculukta geri kalmanın acısını ne zaman anlayacaktır. Zordadır sığınacak yeri yoktur. Evrene ve seslere kulak verenler duyar yeniden o kutlu çağrıyı;

“Sabır ve namazla ALLAH’tan yardım isteyin. Rablerine kavuşacak ve O’na döneceklerini umanlar ve ALLAH’a gerçek bir saygı gösterenlerden başkasına namaz elbette ağır gelir”

Sonra çağırır insanı, belki cennet kokusunu duyurmak içindir bu davet, belki kendi yanına çağırıyordur.

İşte o ayet: “Secde et, yaklaş!”

Eğil ve ben senin başını göklere erdireyim, yıldızları ayağına sereyim, sana gezmekle bitiremeyeceğin cennetler, sayamayacağın nimetler vereyim demektir bu.

Secde et, vav ol, vay dememek için la şey olan insan herşey demek olan Rabbinin önünde…

March 23

Anladım işi..

 

6yol9

   

Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış;
Marifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış…
                                                                 NFK
 
6yol9
              
March 21

Perdenin ötesi.

 

Perde deyince akla, bir şeye engel, hâil gelir. Bazı mühim şeylerin yüzü bir perdeyle örtülür. Çok kez esrarlı şeylerin, yahut bilinmesi bir cihetle kolay olmayan şeylerin insanın nazarına bir perdeyle arz-ı endam etmesi akla uygundur.

Gece bir perdedir gündüze. Gündüz ise geceye nurâni ve işaretlerle süslü bir perde olur. Toprak bir perdedir. Ondan neşvü nemâlanır sümbüller, güller, meyveler, sebzeler. Çekirdek bir perdedir, tohum küçük fakat büyük şeylere gebe bir perdedir. Zira ulu ağaçlar, meyva yüklü fidanlar onlardan neşvü nemâlanır, dallanır, budaklanır.

Ölüm bir perde değil midir? Kabir karanlık bir perde değil midir Âlem-i Ervah için?

Ufuklar nice memleketlerin Önlerine gerilmiş ipekten perdeleri hatırlatırlar. Onları aşınca nice görkemli ve ruhefza yerlere, sahralara, vadilere, kentlere, kasabalara ulaşılır.

Bir ipek kozası, içindeki kelebeğe nasıl bir perde teşkil ediyorsa, vücut da ruh kelebeğine bir perde, bir kozadır. Yalnız bu, kendini bilen ruhlar için, ümidi ve İnancı ile bütünleşmiş ve ufku aydınlık ruhlar için böyledir. Yoksa inançtan mahrum, ümidden uzak, manevi değerlerden kopmuş ruhlar için, herşey onları sarıp sarmalayan ve yokluğa atan bir perdedir.

Bazen böyle insanlar, hak ve hakikata öylesine bir engel ve perde olurlar ki, gayri nice nesiller onun durduğu noktada, bu perdelerin karadelik misal manyetik alanına tutulur da Hak ve Hakikati bulamazlar. Adeta bir İblis tuzağını hatırlatır gayri bu perdeler.

Hak ve Hakikat da perdelerle veriyor insan nazarına bazı şeyleri. Zira insan gözü maddeyi aşıp, gerçeğe bir anda ulaşamadığından, belki de İlk anda şuurlu bir şekilde hakikata vâkıf olamayacak, dimağ zonklayacak, akıl çatlayacak ruh perişan olacaktır, eşya ve hadiseler karşısında.

Onun için kâinatta dahi bir terakki ediş, bir tedrici yükseliş, yahut kemale gidiş vardır. Birden bire hiç bir şey nasıl son noktaya,ufuk sathına ulaşamıyorsa, insan da hakikata birdenbire, tek hamlede, perdesiz, hâlisiz âşina olamaz.

Kâinat ötelere bir perdedir. Ruhen terakki etmiş, his ve duygularını, latifelerini sümbüllendirmiş ve gönül dünyasını mâmur etmiş insanlar, maddeden ötelere menfezler açıp, akıl ve şuur burgusuyla perdeleri delip, kesif ve karanlık adem zulümâtından, yokluk sis ve dumanından kurtulmuşlardır.

Fakat insan için en büyük perde nefistir ki, ruhun önüne gerilmiş yol vermez. O her şeyi yutan amansız bir perdedir. İyilik, güzellik duygularını, insanı kemalâta yükselten latifeleri, gönül ikliminin nilüfer, nergislerini soldurup pörsütür de kurak ve çorak bir iklime inkılap ettirir ruhu. Sonra o öylesine bir vakum oluşturur ki, içte onun rengine, cazibesine ve tatlı, lezzetli bazı muskirlerine kanıp nice ruhlar hemen atıverirler kendilerini bu girdaba. Boğulma emareleri maddeye teveccüh, manadan kaçış ve ümitsizlik, bedbinlik içinde kıvranış şeklinde ortaya çıkar. Mal menal, çoluk çocuk derdi, dünya meşgaleleri onların doymayan gönüllerine, manaya susuz kalblerine kendi elleriyle sundukları yalancı muskirlerdir. Ah aşılması çok zor olan perdelerin ardındaki bu yalancı sevdalar. Gayrı onları hiç bir dem mutlu etmeyecek, vicdanlarındaki ölümsüzlük bestesinin yakıcı dudaklarına bir damla ab-ı hayat sunamayacaktır.

Ne olursa olsun perdeleri aşmalı ve sonsuzluğa ulaşmalı ki ruh mana iklimiyle dirilsin, sonsuzluğa, asıl vatana bir güvercin gibi pervaz edip yükselsin, fıtratına uygun yere uçsun, zamanı aşsın, mekânı geçsin, Sonsuz Sevgili'nin beldesine, ebed iklimine kanatlanıp yükselsin.

Bundan başka bir çare var mıdır insan için perdelerin ardında?

 

lale-i aşk lale-i aşk

Aşk, şiddetli bir muhabbettir. Fâni mahbuplara müteveccih olduğu vakit, ya o aşk kendi sahibini daimî bir azap ve elemde bırakır. Veyahut o mecazî mahbup, o şiddetli muhabbetin fiyatına değmediği için, bâki bir mahbubu arattırır; aşk-ı mecazî, aşk-ı hakikîye inkılâp eder.


(msn daveti kabul etmiyorum)

.

Ziyaretçi defterimde isminizi görmek beni çok mutlu edecek.Herkese açık olan sayfamda tüm yorumlara açığım.

(msn daveti kabul etmiyorum boşuna zahmet etmeyin)


 





Please wait...
Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off comments.
Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish leaving your comment.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.
http://img33.imageshack.us/img33/8189/cumarbg.jpg

Yürek nükleer güç merkezidir. Sevdiği zaman sevdigine cennet, sevmediği zaman nefret ettigine cehennem kesilir…

insanın kazanılması ne denli büyük bir saadetse kaybedilmesi de o denli korkunç bir felakettir...

Bir benimle ne çıkar demeyeceksin, baharın haberini karın altında kı
şa inat açan kardelenlerin verdiğini unutmayacaksın...

Kim var diye sa
ğa sola bakmayacaksın, ben varım diyecek ve yürüyeceksin...

önce seveceksin, garazsız ve ivazsız, pazarlıksız, bedelsiz seveceksin, sevginin illeti ölümsüz olacak ki sevgin de ölümsüz olsun.

Bir insanın yüre
ğinin aydınlanmasına vesile olduğunda dünyanın tapusunu sana vermişler gibi sevineceksin.

Onu kınamak yerine karanlık yüre
ğine ışık tutacak, sevgiden oltanı gönül ummanına şefkatle atacaksın...

6 days ago
http://img512.imageshack.us/img512/2971/kandiltebrigirbg.jpg

Regaib Kandilidir Bugün. Bu kandil, dini literatürümüzde üç aylar olarak bilinen, Recep ayı ile başlayıp, Şaban ayı ile devam eden, rahmeti, feyzi ve bereketi bol olan Ramazan ayı ile noktalanan huzur ve maneviyat mevsimine girdiğimizin de habercisidir.

Üç aylar ismiyle şöhret bulan bu aylar ve içinde barındırdığı özel geceler, Allah’ın rahmetinin müminlere bol bol ikram edildiği, mağfiretinin, lütuf ve kereminin üzerimize sağnak sağnak yağdığı zaman dilimleridir. Zira bu günlerde kalpler aynı duygu etrafında birleşip çarpar, eller aynı düşüncelerle semaya açılır, gözlerden aynı hissiyatın yaşları süzülürken, dillerden dua ve tespihler aynı aşkla dökülür. Ayrıca bu aylar, durup düşünmenin, geçip giden zamanın değerini idrak etmenin ve daha iyi değerlendirmenin çaba ve imkanlarını sunmaktadır bizlere. Günlük hayatın koşuşturması ve yoğun temposu içinde insan, zaman zaman gönül alemine nazar kılma ve içe doğru bir yönelişi yaşama ihtiyacı duymaktadır. İşte bu mübarek gün ve geceler böyle bir deruni muhasebeye de vesile olurlar.

İman, insanın iç aleminden başlayıp hayatının her alanını aydınlatan bir hakikat bilgisidir, bir bağlanıştır. İman, bu dünyada yalnızlığının ve faniliğinin sürekli farkında olan, fakat bu derin hakikatı göz ardı etmeye de uğraşan insanı Yüce Yaratana bağlayan ve ona hayatın nihai anlamını kavratan bir güçtür. Namaz, oruç, zekat, hac, dua ve Allah’ı anma gibi ibadetler ise bu bağlantıyı canlı tutarlar. Giderek yalnızlaşan, maddi imkanı artmasına rağmen ruhi yönelişlerini yitiren günümüz insanına bir diriliş fırsatıdır üç aylar ve kandiller. Dinî hayatımıza olumlu anlamda yeni bir heyecan, canlılık ve ivme kazandıracak olan bu mübarek ay ve geceler, Yaratıcımıza, ailemize, çocuklarımıza, vatanımıza, milletimize ve tüm insanlığa karşı görev ve sorumluluklarımızın olduğunu bir kez daha bizlere hatırlatmakta, yanlış ve kusurlarımızdan dönmemize vesile olmaktadır.

İnsan bir taraftan saygın, üstün hasletlerle donatılmış, diğer taraftan da pek çok zaaf ve kusuru bulunan bir varlıktır. Madde ve mânâ arasındaki dengenin madde lehine bozulduğu, dünyevileşen insani ilişkilerin ve değer ölçütlerinin hepimizi olumsuz yönde etkilediği zamanlarda, insanın ruhunu derin kırılmalardan ve acılardan koruyabilmek için, manen yükselirken öz eleştiriye her zamankinden daha çok ihtiyacı vardır. İlahi rahmete fazlasıyla mazhar olan bu mübarek gün ve gecelerde kendimizi sorgulamaya ve dinin manevi ikliminde gönül huzuru, istikamet ve öz güven kazanmaya, ihtiraslarımızı dizginleyip menfaat ve çekişmelerden uzak kalmaya ihtiyacımız daha da artmaktadır. Öyleyse bu mübarek zaman dilimini fırsat bilerek, aramızdaki çekişmeleri ve kırgınlıkları, şahsi menfaat hesaplarını bir tarafa bırakıp, Yüce Dinimiz’in bizden istediği, sevgi, saygı ve hoşgörü ortamının kurulmasına, birlik, beraberlik ve kardeşliğimizin güçlenmesine, insanî ve ahlâkî meziyetlerin yaygınlaşmasına gayret gösterelim.

Bu duygu ve düşüncelerle, Siz değerli kardeşimin , ve Ümmet-i Muhammedin Mübarek Regaib kandilini ve üç aylarını tebrik ediyor, milletçe birlik ve beraberlik içinde daha nice kandillere kavuşmayı, bütün İslam aleminin ve insanlığın barış ve huzur içinde olmasını Cenâb-ı Allah’tan niyaz ediyorum.

img128/4313/sampbfbfef012ae796d7ex9.jpg
June 25

 

 

 Photo Sharing and Video Hosting at Photobucket
Benım de bir yüregim var.
Hep güçlü
Hep mağrur
Hep katı olmalıydım ya
ne de olsa hayat bır oyundu
ve yenilmemeliydim...
sanki ne denli katı olursam
ne denli sevgisiz
o kadar galip gelecektim hayata karsı...
yıllarca taktım maskemi
ne denli kırılgan olsam da
en katısı oldum cevremdekilerin
ne kadar sevmek istesem de insanları
sanki bir parça olsa da
yoktu sevgı kalbimde onlara göre...
güvenmek isterken delice
güvensizligi yasattım herkese
Mungan''ın dedıgı gıbı
kırılgan bır cocuktum ben
bir yanım sarp ucurum
bır yanım cılgın dağ doruğu...

Çünki ben çoktan ögrenmistim
hayatın hiç te pembe görünmedigini
cocukken okudugum masallarda ki gibi degildi ki herşey....
büyüyünce anladım ki
hiçte mutlu sonla bitmiyordu hikayeler...
.........................
ne kadar güçlü görünsem de
kırılgandı hep cocuk yanım bilseler...
kılrılganlıklarım;cocuklugumu aldı ellerimden
büyüdüm...
gercek dünyanın yüzeysel insanlarından oldum ıstemeden...
cocuk gülümsemelerimi örten
somurtkan bir maske takmısım iste farketmeden...
.................
cocukluğum her yıl biraz daha uzaklasmıstı benden
her gecen zamanla biraz daha eksilmistim...
daha donuk olmustu bakıslarım
daha soguktu artık ellerim...
sanki kalbim sadece fiziksel görevi icin vardı
kalp ;sevmeye de yarardı bilirdim
yürek olurdu...
...............
Hep eksiktim
eksitilmis.....
................
Oysa ne kadar özlemistim
sacımın oksanmasını
sefkatle dokunan ellerı ellerıme...
sevgıyle bakılmayalı cok olmustu gözlerıme......
...............
Kırılgan bır cocuktum iste ben
Kırıldım....
Ama şimdi alısık olmadıgım bır gulumseme var gözlerimde
sefkatle bakan gözlerin ne kolayda düsürdü maskemı yüzümden ....
artık benım de bir yüregim var...
yazan cahit akay
      
                 
               
       
Zor gelir sıra vedalara, üzülme gözyaşını dök bitsin…
Ayrıldığımız çarşı kafe…Hergün içinden geçtiğim,geçerken gözümü yukarılara diktiğim çarşı kafe…Ağlamıştın,ağlamıştık iki dertli çocuk gibi…Hiç ağlamadığım kadar…Bilmediğim kadar…Mendilin durur hala yanıbaşımda…Hatıramı, yalan mı,tanık mı bilemedim…Ben dindiremesem de,sen olurda ara sıra içlenir ağlarsan…Bırak gözyaşını…Dök…Bitsin

Zor gelir sıra vedalara, üzülmBir ateş düşerde yüreğine, ararsan beni sevdiğim
Bil ki yoruldum, gidemedim, uzaklarda değilim...
Yarım kalmış, çaresiz sevdaların, ilk acısında, Oynanmış, kırılmış gönüllerin, son sancısında,
Gidene dökülen gözyaşının, her damlasında,
Sevmeye küsmüş yüreğinin, tam ortasında,
Yokluğunla beni başbaşa bıraktığın yerdeyim...
sevgilerimle cahit akay

 öaıı 
bana
Zo
iyi günde kötü günde insanın yanında olabilicek sevincini üzüntüsünü paylaşabilecek gerçek dostlar bulmanız dileğiyle sevgiyle kalın allah emanet olun arkadaşlarım hayırlı akşamlar sakın gülmekten vaz geçmeyin bir gülüşünüz dünyaya beder
sevgilerimle cahit akay
    
                                             Gitme, kal diyemedim.
                                                                 Bitti demiştinya hani,
                                                                 İşte o an benim için bitmiştin...

enim yüreğim dönüşlere kapalıdır,

Gireni çıkartmam, çıkmak isteyeni de tutmam...
Sen yüreğimdeki yerini beğenmedin,
Oysa sana yüreğimin en güzel yerini sunmuştum...
Böyle bir yere sahip olmak isteyen o kadar çok kişi varki,,,
Sen, sana
altın tepside sunulan aşkıyüreğinin tersiyle teptin...


Sözlerin yaktı bedenimi,
Gerçek sandığım o sözler varya...

Gidişin vurdu yüreğimi,

Hiç acımadan, vefasızca...

sevgilerimle
cahit akay
May 26
ecidal .wrote:
                                            Ölümü çok hatırlamak lâzımdır:

Kâinatın Efendisi Aleyhissalâtü vesselâmın lâl ü güher beyanları içinde lezzetleri acılaştıran ölümü çok zikretmek gerekir. Bundan maâda yine Efendimiz bizzat kabirleri ziyaret etmiş ve ziyaret tavsiyesinde bulunmuşlardır. İnsan ölümün hakikatına inandığı gibi onu his duygu ve aklına nakşederek hayâl ve düşünce dünyasına da hakim kılar ve kıyamete kadar sürecek olan kabir hayatına da kendini ikna ederse bu takdirde dünyaya ve ukbaya bakışı ve davranışları farklılaşır ve değişik olur. Onun içindir ki söz Sultanı “Benim bildiklerimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız” buyurmuşlardır.

Niçin hatırlanmaz ölüm? Nefsin hoşuna giden pek çok haram lezzetleri acılaştırarak ağzın tadını kaçırdığı keyfi bozduğu insanı nefsanî isteklerden vazgeçmeye bir kısım bedenî haz ve alışkanlıklardan kopmaya zorladığı peşin lezzetlere rağmen ruha öteler hesabına zâhidlik aşıladığı dünyaya bakan yönüyle kalbi daralttığı ve düşünceyi buğulandırarak süslü toz-pembe dünyâları kararttığı içindir ki ölüm hatırlanmak istenmez.

a) Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamak ölümü unutturur:
Ölüm neden tesir etmez? Tevehhüm-ü ebediyetten.. hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya bağlanmaktan ve yaşamak için yaşamaktan.. çocuk oyuncakları mesabesindeki peşin ücretlerle avunmaktan.. kalb ve fikrin geçmiş ve geleceğe dönük gözlerini kapamaktan...

b) Ebedi saadet saraylarının kapısı ölümle açılır:
Ölümün alnından öperiz biz: “Sen ne mübârek arkadaş ve refakatçisin” deriz ölüme. Varsın başkaları sana dikenli nazarıyla baksın sen gülün ta kendisisin. Bırak bazıları sana “kara yüz” yakıştırmasında bulunsun sen bizim için bizi aydınlık ülkelere uçuran ötelerden iki ışık kanatsın. Bakma sana “soğuk yüz” dediklerine; sen bizim için müjde çiçekleriyle kar gibi beyaz ve berraksın. Onlar sana “çukur” derler “dehliz” derler; fakat biz “ebedî saadet saraylarına açılan koridorsun” deriz. “Ayıran” da derler sana; fakat sen haddizatında ebedî âlemlere intikal etmiş binlerce ahbaba dost ve yârâna kavuşturansın. Başta sîmalarına meleklerin hayran olduğu nebîlere sonra Sahâbeye salihlere hısım ve akrabaya bizi ulaştıransın. Cemalullaha yaklaştıransın!...

Evet ayıransın da fakat elemli sıkıntılı ve ayrılık hasreti yüklü şu dünyâ talimgâhından hayatların en hası hakiki hayata intikal ettiren bir terhis tezkeresisin! Sen bizi Gönderene dönme anında cismimizi nura garkedecek bir ebed şerbetisin! Ve sen bir son değil sonun sonusun; sonsuzluğa eş ve baş olabilecek son bir sonsun. Son ile sonsuzluğu dudak dudağa getiren bir ufuk ve Cemale açtığın gözlere çekilen bir sürmesin.. Ve yine sen dertli bir neslin dert yüklü Tercümanına “Eyvah bugün yine ölmemişim” dedirtensin. İşte ölümün iki yanı: Önce terhib düşüncesiyle ölüm sonra da terğib düşüncesiyle ölüm...

Ölüm düşüncesi arzettiğimiz gibi hem caydırıcı hem de teşvik edici yönleriyle bir yandan seyyiatımız mesuliyet hissimiz ve Rabbimize karşı yaptıklarımızdan hesap verme endişesiyle bizi iki büklüm ederken bir yandan da ümit-reca münasebeti içinde kalbimizi hoplatıp bizi canlandırmakta şahlandırmakta ve kalbimizle beraber duygularımız ve düşüncelerimizle beraber davranışlarımız üzerinde müsbet tesir icra etmektedir. Rabıta-ı Mevt denilen ölümü sürekli hatırlama ameliyesiyle kabirleri ziyaret ve hastalarla sakatlardan ibret almakla -İnşaallah- ülfetten kurtulmuş iç gerilimimizi ve canlılığımızı muhafaza etmiş ve şeytan ve günahların zararından korunmuş olacağız.                                      Selam ve dua ıle Allah a emanet ol
May 24
ecidal .wrote:


 
SevGiler İhMale GelMez..!

Bazen sevdiklerini ihmal eder
Gaflete dalar insan.

Oysa O'nsuz anlamsız olduğunu düşündüğün
Sahip olduğun en büyük armağanım dediğin
Başının tacını ihmal eder mi hiç insan?

Kişi sevdiğiyle beraberdir..
Öyle ya.. Sen neden değilsin?
Yoksa yeteri kadar sevmiyormusun?
Hayır... diye haykırıyorsun
Sewiyorum sewiyorum..
Başımın tacını hayatıma anlam veren en büyük armağanımı nasıl sevmem!
Peki neden her an sevdiğinle değilsin?

Sevgi sözde olmaz bunu çok iyi bilirsin!
Sevgi ihmal edildi mi o çok güçlü dediğin bağları zedeler..
Oysa nasıl da korkarsın sevdiğinden ayrı kalmaktan
O'nsuz kalınca neleri yitireceğini düşünmek korkutur seni.

Hemen buluştuğunuz anları o senin için en anlamlı olan anları düşünürsün..
Şükredersin O'na sahip olduğun için
İhmal ettiğinin farkına varırsın..
Oysa.. sevgi ihmale gelmez bilirsin
Peki neden her an O'nunla değilsin?

Şimdi kaybetme korkusu sarsın bedenini..
Gaflete dalıp ihmal etme başımın tacı dediğini
Sevgi ihmale geldimi o çok güçlü sandığın bağları zedeler

Şimdi ayrılık korkusu sarsın bedenini..
Vakit.. sevdiğin için birşeyler yapma vakti..
O'na olan sevgini her an yanında olarak kıymetini bilerek gösterme vakti..

Haydi kalk..
Gafletten uyan..
O'na sımsıkı sarıl..
Sahip olduğun için şükret..
O'nu birdaha kaybetmemek için söz ver kendine..

Eğer gerçekten seviyorsan
Haydi kalk..
O'nun için hazırlan..
Birazdan O'na kavuşacağın için heyecanlanmalısın
Kavuştuğun için mutlu olmalı..
Ve artık herşeyi Sevdiğin için göze almalısın..
Şimdi vakit.. aklını başına alma zamanı..
Kavuşma zamanı...

Haydi kalk..
O'nun için hazırlan..
Duyuyormusun? Ezanlar da okunuyor..
Haydi hazırlandıysan..
Başının tacı hayatına anlam ve yol veren
Seni Sen yapan
Yaradan'ın sana o en büyük armağanı Namaz'ına sımsıkı sarıl..

Ve unutma..
Sevgiler ihmale gelmez..
Kaybedersen yitireceklerinden korkuyorsan eğer
Haydi kaybetmeden sarıl sevdana..
Haydi sarıl İSLAMA..
Haydi sarıl KARTULUŞA

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ 

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

İnsana bir zarar dokunduğu zaman Rabbine yönelerek O’na yalvarır. Sonra kendi tarafından ona bir nimet verdiği zaman daha önce O’na yalvardığını unutur ve Allah’ın yolundan saptırmak için O’na eşler koşar. De ki: “Küfrünle az bir süre yaşayıp geçin! Şüphesiz sen cehennemliklerdensin.” (Böyle bir kimse mi Allah katında makbuldür,) yoksa gece vakitlerinde, secde hâlinde ve ayakta, ahiretten korkarak ve Rabbinin rahmetini umarak itaat ve kulluk eden mi? De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” Ancak akıl sahipleri öğüt alırlar.

Zümer suresi  8-9

May 21

Windows Media Player